Suat.

Düğmeleri boğazına kadar ilikliydi sıcağın ortasında. Yaraları iyileştikten sonra anladık ki göğsünde birçok kez sigara söndürmüş. İçki içer ama uyuşturucu kullanmazdı, anlam veremedik. İlişkisi varmış, müezzinin karısıyla hem de. 
Aşıkmış meğer. 

 

Konuşkan biriydi ama kendi derinine fazla inmezdi. Benden yedi yaş büyük olmasına rağmen akran arkadaş gibiydik hep. 
O Bakırköylü ben Fatihli olmamıza rağmen üşenmeden bizim kahveye çıkardı her gün. 19 yaşımdaki halimle kendini nasıl geliştirdiğini anlayamadığım kadar entelektüeldi ama ancak bir şey sorarsan derinliğini anlardın. Değişik, güzel adamdı Suat. Herkesin parası ortaktı, neticede hepimiz sefil sayılmasak bile çulsuzduk.

 

Belirgin yüz hatları, 26 yaşında olmasına rağmen gözlerinin kenarlarında bolca kırışıkları vardı. Tebessüm etmeden konuştuğu vaki değildi. Gülmüyorsa kızmış demekti ki bu hiç hayra alamet değildi. 1.90’a yakın boylu ve geniş omuzlu olmasına rağmen mütevazı duruş ve yürüyüşü nedeniyle heybetli durmazdı aslında. O cüssenin neler yapabildiğini beraber karıştığımız ilk kavgada anlamıştım. Arabadan hışımla  inen iki kişinin sopalarını ellerinden alıp fırlatıp attıktan sonra henüz dövmeden iki elini uzatıp göstererek kükremişti “Elleriniz yok mu lan sizin. Delikanlılık mı lan bu” sonra birer tane vurdu galiba ama adamlar zaten sopaları alındığında bitmişti.

 

Biz arkadaş olmadan önce çalıntı araçların parçalanıp satıldığı bir garajda çalışmış galiba, hiç detaya girmedi. Ben otuzlara tırmanıp o kırkları geçtiğinde daha da yakındık. Fakat hayat onun için iyileşmek yerine gittikçe berbat bir hal alıyordu. Tezgahtarlıktan sonra işsiz kalmıştı. Alkolü içerek değil ağzına dökerek tüketiyordu. Akşama kadar 10 civarında bira, güneş bitince rakı, gece yarısına doğru viski içiyordu. Hiç ağzı dolanmaz, sallanmaz, sadece biraz kızarır ve yalpalardı o kadar.

 

Sonra Küçükçekmece adadaki gecekonduda yaşayan bir arkadaşımızın taksisiyle geceye çıkmaya başladı. Ben Günaydın’da polis muhabiriydim. Haftalığım yetmediği için onun taksiye çıkamadığı akşamlarda geceyi ayda birkaç gün ben alırdım.

 

Bir gece, üstü başı kan çıkageldi. Trafikte biriyle dalaşmış. Birkaç tane vurduğu adamın giderken küfür edip delikanlıysan gel dediğini hatırlıyor.  Küfür eşliğinde “Delikanlıysan gel”... Bu Suat’a söylenecek bir şey değildi. Yedikule’de bir kahvenin önünde sayamadığı kadar bir insan kalabalığıyla kavga ettiğini, birinin elinden bir tornavida diğerinden bıçak aldıktan sonra saplayarak iade ettiğini söyledi. Ölmelerinden korkuyordu. O kargaşadan nasıl çıktığı gereksiz kozmetik bir detaydı, ben sormadım o da anlatmadı. Ortadan kaybolacağını söyledi gitti.

 

Suat’tan sonraki 6 yıl boyunca hiç haber alamadım. Çorum’un bir köyüne yerleştiği söyleniyordu. Kavga bahanesiyle hayata yeniden başlamayı seçtiğini onu yıllar sonra tekrar gördüğümde anladım.

 

Karşımda sarıklı, cübbeli, uzun sakallı olarak oturuyordu. O kadar kısa sürede nasıl yaptığını yine anlamadım ama bir din alimi olarak çıkagelmişti. Arkadaşlarına karşı yaklaşımlarında değişiklik yoktu, aynı Suat’tı ama hayata bakışı elbette çok değişmişti.

 

Bir cemaate dahil olmuş, küçük bir konfeksiyon açmış erkek tesettür kıyafetleri satıyordu. O benim mahallenin delisiydi ben de onunkinin. Yine aynı sıklıkta görüşür olmuştuk. Para problemi devam ediyordu elbette. Dönüşünden birkaç ay sonraydı, cep telefonu yeni çıkmıştı, aradı, sesi telaşlıydı. Benim evde buluştuk. Sessizlikten sonra “Bir hata yaptım” dedi, ağlamaya başladı. Onu ağlarken hiç görmemiştim, korktum. Sonra anlattı; “Kupon yaptım” dedi. At yarışı oynamış yani. Yeni inançlarına ters bir durumdu, teselli etmeye çalıştım. “Anlamıyorsun, altılı oldu” dedi. Kupon tutmuştu. Oynamayı kabahat olarak gördüğü için tutan kuponu ceza mesajı olarak alıyordu. Masaya buruşmuş bir kupon attı. “Al bunu, Mark yaparsın, sonra konuşuruz” dedi, gitti.

 

Yanımda kanka bir polisle gittiğim Veliefendi’den, sonrasında Kapalıçarşı’dan 230 bin Mark aldığım para dolu bir çantayla döndüm. Bana verdiği 10 bin Markın üzerine biraz daha koyup ikinci el bir Reno 25 aldım, güzel arabaydı. Paranın bir bölümünü şehit ailelerinin devletçe karşılanmayan ihtiyaçlarına bağışladık. Çevresinde borcu olan herkesin borcunu kapattı, kalanıyla da cemaatinin camisini yeniledi. Tam olarak bir ay sonra cebinde tek kuruş yoktu, kurtulmuştu.

 

İşleri düzelir gibiydi. “Evlenmeliyim” artık dedi. Geçmişi hatalarla dolu, mümkünse çocuklu, çaresiz bir kadın arıyordu, bulamadılar. Bir vesikalıktan gösterdikleri çarşaflı bir hanımın, örtünün altından toplandığı için uzun olduğu belli olan saçlarını kesmesi karşılığında kendisiyle evlenmek istediğini söylemiş. Reddedilmiş haliyle. “Delirdin mi, neden böyle bir şey istedin” diye sorduğumda, “Kendini aşmış olmalı ve kocasına biat etmeliydi” cevabını verdi. Bana göre saçmalıyor, kendine göre doğru yola daha da yakınlaşıyordu.

 

Çocukluğundan beri medresede büyümüş kimsesiz yeni bir kız buldular. Ne şart koştuğunu söylemedi ama onunla kısa sürede evlendi. Ucuz bir ev tuttuk dükkana yakın. Duvarları beraber boyadık. Kestirdiğimiz suntalardan birkaç parça eşya yaptık. Balayı gibi bir dertleri olmadığı için ben babamda kalırken onlar benim evde ilk gecelerini yaşadılar. Ben kadını hiç görmedim. Birkaç gün sonra evlerine gidip kapıyı çalıp seslendiğimde Suat’ın evde olmadığını aynı şekilde içeriden bana doğru çalınan kapı sesinden anladım. Suat evde yoktu ve o kapının tıklanması kendimi tanıtmış olmama rağmen bir erkekle konuşmayacak olan eşinin evde yalnız olduğunu anlatan ifade şekliydi.

 

Sonrasında biraz az görüşür olduk haliyle. Eski yıllarda ağzına yanlama dayayarak içtiği bira gibi çok sayıda sodayı da aynı şekilde içiyordu. Memleket meselelerinde başka düşünmeye başlamıştık. Gittikçe seyrelen buluşmalarımız bir görüşme değil daha çok benim temel ihtiyaçlar hediyesinde bulunduğum seanslara dönüşmüştü, işler hep kötüydü. İş aradık ama o kıyafetleriyle benim çevremde ona iş bulma şansımız yoktu.

 

Süratle çocuk yapmaya başladılar. Üçüncü oğlu olduğunda üç yıllık evliydi. Sonrasında bir oğlu daha olduğunu biliyorum ama belki daha da çok çocuğu olmuştur. Annesinin evini satmış, onlara küçük bir ev, kalanıyla da kendine eski bir harabe almıştı. Camları naylonla kapamış, bir odayı yaşanır hale getirmiş, hayatına ailesiyle orada devam ediyordu.

 

Birbirine kızmayan, üzmeyen ve aynı şekilde anlayıp saygı duyan insanlar olmamıza rağmen kaçınılmaz olarak süreci tüketip birbirimizin mahallelerinde de gittikçe yadırganan tipler haline dönüşmüştük.

 

Hiç küsmedik ama adı konmamış bir vedayla bir daha da hiç görüşmedik. Son nasıl görüştük, nerede görüştük hatırlamıyorum. Onunla ilgili hatırladıklarım sessiz hapşırığı, gülen yüzü ve gözlerindeki kırışıklıklardır Suat’ın. 
Değişik ve güzel adamdı Suat, umarım mutludur.