Kemal.

“Üniversitenin ilk haftası”
Ders bitmiş herkes ayaklanmıştı, kızlardan biri ağzını büzüp sesini incelterek yalvaran kedi yavrusu gibi diğerine sordu; “Taksim’e çıkalım mıııı?”
Aynı mimik ve ses tonuyla diğeri onayladı; “Ay eveeet!” Boynunu büktüğü taraftaki omuzunu kaldırıp vıcırdadı; “Sedat da gelsin, sonra Ömer de”
Sesini kısıp ciddi bir şey söylüyormuş gibi biraz eğilerek devam etti; “Ay şu kekeme çocuğu çağırma sakın ama, içim bayıyor o pepelerken”
 
Çocuk, kekemeydi ama sağır değildi, duymazdan geldi. Yaşça sınıfın en küçüğü, boyca en uzunuydu. Tuhaftı. Sevimsiz değildi ama konuşmaya başladığında kelimeler ağzından çıkmadan önce çenesi titriyor, ağzı hafif açık, alt dudağı bir kenara kayıyor ve gözleri kısılıp boyun damarları çıkıyordu. Cümle bittiğinde harcadığı efor nedeniyle kıpkırmızı olup nefesi sıklaşıyordu. Çoğu zaman onu kulağınla değil gözünle dinliyor olurdun ve bu yorucu bir durumdu. Uzun kıvırcık saçlı, koca burunlu, yeşil gözlü karmaşık bir tipti. Onu sevmek veya sevmemek yerine üzerini çizmek en zahmetsiziydi. Kızlar da diğer çocuklar gibi öyle yapıyordu.
 
“Çocukluk”
40’larında yakışıklı ve bunun farkında olan bir adamdı. Omzunda uyuyan küçük oğluyla Çengelköyde mezarlığın yanındaki yokuşu tırmanıyor, yoruldukça durup soluklanıyordu. Ayda en az bir kez gördüğü ananesine gidiyorlardı. Ziyaret sonrası sokak kapısından  çıktılar. Önce oğlunun ayakkabılarını giydirdi.
 
Çocuk, okul çağında olmamasına rağmen bir yıldır okuyup yazabiliyordu. Baldızı öğretmendi. Mutaassıp kayınpederi öğretmen olan kızını çalışmaktan men etmişti. O da tüm hevesini yeğenine harcamış ve tüm sabrıyla ona okuma yazma öğretmişti.
 
Kendi ayakkabılarını giyip döndüğünde çocuğu göremedi. Zifiri karanlıktı.
Kemal diye bağırdı. Kemaaaal.
“Fener getirin” diye kükredi. “Oğlum korkma sakın, ben buradayım”
Bir dakika sonra çocuğu beş metre ileride bir çitin arkasında buldular. Korkmuş gibi gözükmüyordu. Yokuşu yine, çocuk kucağında indiler. Ertesi sabah bir kabusa uyandılar. 4,5 yaşında okuyup yazabilen Kemal artık konuşamıyordu.
 
“Sübyan yaşlar”
Tepsideki suya dökülen eriyik kurşunun çıkardığı ses yılan tıslaması gibiydi. Ritüel bittikten sonra hoca kadına dönüp “Hanım, çocukta büyü var. Çözdüm. Biraz kuvvetlensin, bal yedirin” dedi.
Düzce’nin Çilimli köyündeki meşhur hocanın evinden çıkarlarken adı konmamış vizitenin ücreti, lambalı radyonun örtüsünün altına sıkıştırıldı. Boyu biraz uzamıştı. Annesinin elinden tutarken sessizce otobüsü beklediler, konuşacak şey yoktu. Ne konuşabilirlerdi ki?
 
Doktor kalemle diline bastırdıktan sonra; “Fizyolojik değil, psikoloğa götürün” dedi. Zaten psikologdan geliyorlardı. “Güçlendikçe kendi iradesiyle düzelebilir” demişti o da. Ortak kanaat güçlenmekle ilgiliydi, kestane balı siparişi verildi Alaplı’ya.
 
“Lise”
Alt mahalledeki sınıf arkadaşıyla buluşup okula beraber gidiyorlardı.
Apartmanın önüne geldi. Ziller bir haftadır bozuktu. “ENİİİİİS”diye bağırması gerekiyordu.
İçinden tekrarladı. “Enis, Enis, Enis”
Ağzını açtı, ses çıkmadı.
Küfür etti içinden. Düşüncelerindeyken kekelemeyip, konuşurken her hecenin bir ızdırap olması tuhaftı. Durdu, düşündü. Enis’in ismini cümle içinde kullandığında kekelemiyordu. Sorun cümlenin ilk kelimesindeydi.
“Senin ağzına s.çayım Enis” diye tekrarladı iki kez. Sonra tüm kelimeleri içinden söyledi. Sıra Enis’e geldiğinde bağırdı.
Ufff, zor olmuştu ama olmuştu.
 
“30’lar”
Reji bağırdı “Yayına on saniye” Spiker sordu; “Kemal bey, yayına geçtiğimizde ilk sorum çalıştığınız şirketin organizasyon yapısıyla ilgili olacak, hazır mısınız?”
Hazırdı.
Yeni otomasyonu, konuşacağı kelimeleri bir cümle öncesinden kurmak ve içinden takılacağı sessiz kelimelerle başlayan cümleleri devşirip değiştirmek, yerine başkalarını koymak üzerine kuruluydu. Bu nedenle biraz hızlı konuşuyordu. Spiker sordu, “Kemal bey hoş geldiniz. Öncelikle...”
 
“Aynı anda”
Ekranın karşısında oturan çocukluk arkadaşının annesi gözleri yaşararak yüksek sesle bağırdı; “Allahıııııım, konuşamazdın sen, canım benim. Hey yüce Rabbim nelere kadirsin”
 
“Üniversitenin ikinci yılı”
Şubat ayının soğuk bir akşamıydı. Karanlıkta kalamadığı için loş sedirde kafasını yastığa gömmüş o günü düşünüyordu. Fatih’teki evlerinde annesi mutfaktan seslendi; “Oğlum, Hikmet manava bereli portakal ayırtmıştım, birkaç kilo birikmiştir. Al da gel hadi”
Yıllardır her ahkam kesenin tavsiyesiyle üç öğün bal yiyordu. Biraz acımış portakal iyi olurdu. Cevap vermedi. Kimse cevap beklemiyordu zaten. Pazar torbasını alıp koşarak Malta’ya, manavlar sokağına çıktı, eve yakındı.
 
Dil bilgisi öğretmeni, tanımadığı için onu bugün sözlüye kaldırmıştı. Oysa o hiç sözlüye kalkmazdı. Cümle yapısını anlatmasını istedi. Biliyordu. Önde kıkırdayan mahçuplar ve arkada oturup kahkaha atan acımasızlar arasında hiç konuşamamıştı tahtada. Öğretmen durumu fark ettiğinde, “Tamam, sonra devam ederiz” demişti.
“Sonra, ama ne zaman?” Karanlık korkusunun yansımaları hayatının belasıydı.
 
Vaz geçti manavdan. Fatih caminin avlusuna girdi. Yatsı okunmuş, cemaat dağılmıştı. Türbenin parmaklıkları önünde torbayı yere bıraktı, iki hamlede duvarı atladı. Kapkaranlıktı. Korkudan ve heyecandan ölmek üzereydi. Korku o kadar yoğundu ki ruhunun bedeninden yükseldiğini hissetti. Karanlığa, mezarlığa doğru yürüdü. Eliyle bir mezar taşı buldu. Çömeldi. Ağlamakla hıçkırmak arasında bir ses çıkarttı. Uzun zaman kadar süren birkaç dakika kaldı. Aynı şekilde geri atladı. Portakalları alıp koşarak döndü.
Çok rahatlamıştı. Aynı yastığa kafasını gömdüğünde hangi kelimelerde takılacağını öncesinde fark ettiğini keşfetti.
 
“Üniversitenin ortaları”
Evde bağırarak Dostoyevski’nin Dünyası’nı okuyordu. Bir gün önce Emile Zola’nın “Aşk Bitmesin”i bitirmişti. Kekeledikçe gülüyordu kendine. Takılacağı kelimelerin yerine başkalarını koymak için uydurduğu cümleler komikti.
Ertesi gün “Osmanlıca” dersinde bazen aralarına alındığı gruba azıcık takılıp gülümseyerek “Yarım saatiniz varsa beş dakkalık bişey anlatacam” dedi, kekeleyerek. Gülüyordu herkes. Biri kafasını tutup sallayıp sevdi onu.
 
“Birkaç yıl önce”
Kekeme olduğunun neredeyse kimse farkında değildi. Demre’de mağara dalışı yapacaklardı. Ekip lideri "Karanlığa gireceğiz. Dehlizlere yönelmeyin. Çıkmak için fenerleri kapatıp girdiğimiz oyuğu bulacağız” dedi.
Sırıttı kendi kendine.
“Hoca! Çıktığımda konuşamazsam endişe etmeyin. 20 seneye kadar çözülürüm” dedi. Kimse bir şey anlamamıştı ama kendi çok güldü. Hadi dedi, iki numara benim. İnelim.
 
“Birkaç gün önce”
Bu kadar derin konuları konuşmak için çok aptalca bir yerdi. Yeşilköyde salak bir kafede öğle yemeğinden çıkmış kahve içiyorduk. Şirketteki önemli bir projede ikili liderdik. Uyumluyduk ve dertleşiyorduk.
Karamsarlığımı gördüğünde “Bak sana ne söyleyeceğim” diyerek 7-8 dakikada tüm hikayeyi anlatmıştı. Aslında bir nevi hayatını kucağıma kusmuştu. Anlattıkları o kadar ağırdı ki kekeleyemedim bile.
“Boşveeer” dedi. Yan yana oturuyorduk, döndü; “Sesli harfleri çıkartır hallederiz, merak etme” dedi..
“Yazabilir miyim?” dedim. “Neyini yazacaksın. Skindirik mevzu. Naparsan yap” dedi.
Yazdım.