Mithat.

Hakkaride kara havacıların bulunduğu üste, komutanın karşısında esas duruşta duruyordu ama sivildi. Helikopter pilotuydu. Nijeryalı zenci bir kadınla bir hafta önce evlenmiş, yeni eşine sosyal tesis giriş kartı çıkartılması için dilekçe vermişti. Sonraki süreci herkes biliyordu. Ordudan atılma işlemleri başlamış, prosedürler bekleniyordu.
 
“Mithat yüzbaşım, yaralı askerimiz var, şu anda elimde pilotum kalmadı, gönüllü olursan çatışma bölgesine seni göndereceğim” dedi üs komutanı. Normalde bu durumdaki birine görev verilmez ve alınmazdı.
 
Dokuz yıldır bölgedeydi. Onbir kez helikopteri vurulmuş, iki kez acil iniş yapmış, birinde helikopteri kendi söndürmüştü. Bebeği beş aylıktı. Eşiyle teğmenliğinde hukuk fakültesinde okurken tanışmıştı. 
 
Devrelerinden biri öldüğünde, lojman boşaltıldıktan sonra ailesiyle görüşmüyorlardı. Devlet, şehit maaşı bağlıyor, her ihtiyacı karşılıyordu. Dul eşin kendine yeni bir hayat kurabilmesi için onların geleceğinden çekiliyorlardı. Yoksa, o kadar hatıra ve birlikteliğin tekrar hatırlandığı görüşmeler sürerken, kimsenin kendine yeni bir hayat kurması mümkün olmazdı. En zoru da buydu.
 
Görevin uzunluğu normal değildi ama aynı zamanda teknisyendi. Tayin olamayacağını anlayınca çaresiz kalmıştı. Eşiyle birlikte karar vermişlerdi. Boşanmış, sonrasında Nijeryalı kadını bir kez nikahta görmüştü. Atılma işleminden sonra ayrılacaklar, kadın da o sırada oturum izni alacaktı. Kanun ve kuralların boşlukları her ikisine de yeni bir hayat sunuyordu.
 
İçinde tuhaf bir his oluştu. “Ölüm, korkanı bulur” sözüne inanmış ve o güne kadar hiç çekince yaşamamıştı. Ama o anda orduyla olan ilişiği fikren kesikti. Hızlıca kaskını giyerken, “Bugün vurulacaksam, neremden vurulsam acaba?” diye düşünerek kendince baş parmağını seçti. Bu enerji yönlendirmesiyle mental olarak hayati organlarını koruyacağına inanıyordu.
 
Yaralı askeri almış üsse dönüyorlardı ki tepenin yamacında çalılıkların arasındaki makinelinin namlusundan kısa aralıklarla çıkan küçük alevleri gördü. Akabinde kabinden gelen “tın tın tın” sesleriyle isabet aldığını anladı. Sağ elinin başparmağındaki sıcaklığı hisseti. Kaskın renkli vizörünü kaldırıp baktı, baş parmağının ucu bir konfeti gibi patlamış kanıyordu. Sırıttı.
 
Yaralı askeri Diyarbakır’a yine helikopterle sevk ederlerken revirden içeri girdi. O hafta bölgeye gelen tabip asteğmenin önüne oturdu, elini uzattı. “Bölümün ne asker?” diye sordu. “Cerrahım komutanım. Plastik cerrah” Gariplikler inişli çıkışlı devam ediyordu. Sesli gülmeye başladı. “Gitar çalıyorum asker, bir ay sonra penayı tutamazsam botlarını yediririm sana, hadi başla” dedi.
 
Kamyonun önünde eşi ve bebeğiyle oturuyordu. Eşyalar arkada, eli sarılıydı. Şoför sordu, “Abi Kırıkkale’ye yaklaşıyoruz. Nereye gideceğimizi söylemedin.” Kendi de bilmiyordu. Eşine döndü, konuşmadan bakıştılar. “İzmir’e” dedi. “İzmir’e gidiyoruz”
 
Şoför yolu karıştırmış Torbalıya gelmişlerdi. Muhtarı buldu, detaya girmeden kendini tanıttı. Kabak ekili arazide derme çatma boş bir ev vardı. Muhtar, “Mal sahibi yarıcı arıyor, kabul edersen” dedi. Çiftçilik kulağa hoş geliyordu. Eşyayı indirdiler.
 
Kabaktan para kazanamadılar. Üstelik, büyürken tarladan çatır çutur ses geliyordu. Sessiz bir yer lazımdı. Zeytin sıkma fabrikasına işçi aranıyordu, kuyruğa girdi. Kahya sordu “Ne iş yaparsın?” Düşündü, ne söyleyeceğini bilemedi. “Pilotum, İngilizce biliyorum ve hukuk diplomam var. Biraz da çiftçilik yaptım” dedi. Binadan, bizzat fabrika müdürü tarafından kovuldu. Aldığı eğitimler işçi vasıflarına yetmiş ama taşmıştı.
 
Çaresiz kaldı. Bir ay sonra Ege’deki petrol platformlarına ikmal yapan bir helikopter firmasında  işe başladı. Rus helikopterleri o kadar bakımsızdı ki “Vatan için ölemedik, bu kapitalist sistem için ölmeye değmez” diye düşündü. İzmir’de iş yoktu. Ankara’ya göçtüler.
 
Dikmen sırtlarında bir bakkalı devraldı. En azından süte para vermeyecekti. İki ay sonra sigara almaya gelen bir adam arkasında asılı Sikorsky fotoğrafını işaret ederek merakla sordu, “Birader bu ne?” Kısaca anlattı. Kapıdan giren dev cüsseli adam sivil havacılık genel müdürüydü, kaza kırım ekibi oluşturuyordu ve elinde hiç helikopterci yoktu, üstelik o aynı zamanda teknisyendi. Mevzuatı geçici kadroyla çözdüler. Bir ay sonra Amerika’da eğitimdeydi.
 
Gerçekleri esnetemediği için avukatlık yapamıyordu. Çiftçilik ve bakkallıkta da kendini saklayamamıştı evrenden.
 
Bakan değişince kim işe yarar bakmadan geçici kadroluları atmışlardı. Bu arada Sabiha Gökçen havalimanı yeni kuruluyordu, işletme müdürlüğünü teklif ettiler, kabul etti. Orada tanıştık. Anlattıklarına uymayacak kadar sakin ve sevimliydi. Emekli generallere iş yaratma gerçeğine karşılık, anlamsız gerekçelerle üç yıl sonra hepimizi aynı gün kovdular. İşsizlik parası almak için form doldurmaya Kartal SSK’ya gittik. Açık kapının önünde beklerken görevli kadın pozisyon olursa haber vermek amacıyla forma yazmak için soruyordu, "Ne iş yaparsın” Ben kapıda dururken Mithat aynı soruya derin bir nefes alıp verdikten sonra alçak sesle cevap verdi, “Yöneticiyim”
 
Hayat bizi sağa sola savurduğunda o da bir kargo şirketine uçak pilotu oldu. Üç yıl sonra da kaptandı. Az haberleşiyorduk ama dostluk baremimiz hiç inmemişti.
Bir sabah yüzümü yıkarken arka fonda uçak kazasından bahsediyordu. Onun şirketiydi. Şirket küçüktü ve o tipte sadece iki uçuş ekibi vardı. Telefonu elime aldım, numarayı hemen çeviremedim. İki seçenek vardı sadece.
Arama tuşuna bastıktan sonraki üç saniye, kısalığına rağmen son yılların en uzun hissettiren zaman dilimiydi. “Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor, mesaj bırakmak için...” anonsu gelirse ağlamaya başlayacağım kesindi. Telefonu daha sıkı tuttum.
Anons değil çalma sesi geldiğinde, kötü ihtimal iyiye doğru devrildi.
Telefonu “Evet” diye açtı.
“Tamam” dedim, sadece.
İnsanlar ölmüştü, sevinecek bir şey yoktu. Konuşmadan kapattık. 
 
Bugünlerde bir konfeksiyonda overlok şefi veya bir hukuk bürosunda evrak takip memuru olarak dönmesini bekliyorum. Ya da olmadık bir şirkette genel müdür. Bir kalp grafiği gibi süren yaşamından anca bu beklenir Mithat’ın.