Mehmet.

 

“Moruk, benim evde kira vermeden oturabilirsin” dedi, dost tadından kanka seviyesine sıçramaya aday arkadaş. Cümlenin altı dolu tabi. Bunun eve mafya tetikçisi bir herif girmiş, iki yıldır kira hak getire. En son aidat isteyen kapıcıyı iki tabancayla yangın merdivenine kadar kovalamış. Araya birileri girmiş, Mehmet’in “Kendim oturacam” palavrasına karşılık, “Arada bakacam, başkası oturuyorsa oyarım” sloganına çare olarak göze ben kestirilmişim belli ki. 

 

Muhabirim. Hürriyet’teyim ama para kıt kanaat yetiyor, bildiğin çulsuzum. Oğlum doğmak üzere. Komodine çarpmasın diye yatak odasının kapısı dışarıya açılan bir kümeste oturuyorum. Ben de boş değilim, tabancam bile var. Karagümrük sınırlarında büyüdük neticede. Ev Ataköy’de, teklif cazip. Zaten polis muhabiriyim, her gün kelle koltukta o yangın senin, bu cinayet benim dolaşıyorum. Kabul ettim.

 

Haliyle bu kıyak, kanka da olsan bir hiyerarşi oluşturuyor arada. Keloğlan olmasa da pişekarla hacıvat arası bir yerdeyim. Lütfenle rica edilen angaryalar “Yardımseverim ben” klasörümde tasnifleniyor.

 

Yine ricalardan bir gün; belimde silah, bir çanta dolusu parayla kankamın koruması rolünde benim emektarı kullanıyorum o da bana az sonra alacağımız yeni arabasını ne kadar uyguna getirdiğini anlatıyor. Ticaretten hiç anlamayan insanlar varmış filan. 

 

Benim arabayı Florya’da kuru temizleyicinin önüne bırakıp, mekanın sahibinden az kullanılmış BMW’yi alacağız. Parayı verip gideceğiz, anlaşma böyle. Arabanın satış işlemleri dün evrakları bıraktığımız galeride yapılıyor. Öğlen ruhsatımızı alacağız araba bizim olacak, sonra da yine çok kelepir bir daireyi satın almak için bankadan iki çanta para çekeceğiz. Onu da aynı adam satıyor. Parayı akşam verip tapuyu yarın alacağız.

 

Huylandım tabi.

Mehmet’e söz hakkı bırakmadan, silah tişörtün altından eşek gibi kabarık şekilde belirgin, Karagümrük jargonuyla R’lerin üzerine basarak; “Arabana araba kardeşim. Ruhsatı aldığımızda öğlen evin parasıyla gelip tamamını veririz. Hadi eyvallah” dedim. Benim Broadway’in aynalar yerinde kulakları olsa 3 kasa Alman yerine koymamla gurur duyardı. Oysa benim gariban, deri koltuklardan gayri belki bir de şanzıman yapar emsalle kıyaslanırsa.

 

Niyetim adam arıza yaparsa artistik racon kesip benim arabanın anahtarını da yarım metreden adama doğru atıp teminat trampasını gerçekleştirmek. Elimde çanta olduğu için yapamadım, adam da tırsmış olmalı ki biraz ırım kırımdan sonra laf etmeyince aldık BMW’yi doğru Maslak sanayi. Ver yağları, değiştir lastikleri, sök egzozu filan yeni arabayı daha da yeni yapacağız, o kadar ucuza aldık yani.

 

İşler bitti, Balmumcu’da galerinin önünde durduk. Mehmet, “Ruhsatı alıp geleyim, oradan bankaya yetişiriz” diye seğirtti gitti. Makul süre geçti adamdan haber yok. O ara Gary Oldman görse donuna sıçacak tipte tırsılacak kılıklı bir herif geldi. Belimdeki Beretta’yı nereme soksam diye düşünürken şoför kapısını açıp “Arkadaşın yukarıda seni bekliyor” dedi, dokunmadan beni arabadan çekti aldı, kendi de arabaya binip binanın altında bi yerlere girdi. Son anda çantayı aldım indim ama belli ki o arabayı bir daha göremeyeceğiz, adam öyle gitti yani.

 

İkinci katta bizim basiretli tüccar Mehmet, kafası iki avucunun içinde bir sehpaya dirsekleri koymuş, arabayı alıp giden puştu aratmayacak bir lavuk, ayakta eller önde bağlı duruyor, tonton bir amca patron masasından bizimkine nasihat veriyor. İş belli oldu. Bizim kuru temizleyici bir araba bırakmış bunlara tamire. Bize çaktığı arabayı da bunlardan takas almış bize satmış. Bıraktığı araba çalıntı çıkınca, haliyle ayağıyla kapıya gelen arabayı söktüler bizden. Devir mevir yalan oldu tabi.

 

Aleme uygun efendilikle bir şoför verdiler, bir saat öncesinin güle oynaya şakıyan makara tipleri yerine topu patlamış çocuk gibi oturuyoruz arkada. Ataköy’e geldik ki Mehmet nispeten mantıklı ama bolca bencilce ödlek bir cümle kurup “Moruk, parayla gitmeyelim herifin yanına, ben burada ineyim” deyip çantayı alıp toz oldu. Herif korkak ama en azından yanında biri varken bir cesaret geliyordu insana. “Ulan; benim arabayı vermezse herif ne yapacam” telaşındayım.

 

Şoför beni arabanın yanında indirdi bastı o da gitti. Kafayı kaldırmadan hızlı adımlarla kendi arabamın kapısını hırsız çabukluğuyla açtım, çalıştırmamla patinaja geçmem bir oldu. U dönüşü yaptım ki..... 

Sabahki kuru temizleyici Pizza Hut olmuş, tabelayı asıyorlar. Gırtlağımda atan nabzımı yuttum, indim, meraklı kedi tadında soruşturdum. Devir olmuş. Bizim abi ortada yok. 

 

İşin kokusu iki gün sonra çıktı.

Eski kaleci bu kardeş, sakatlanıp top yerine ski tutunca bizimki gibi uyanık tacirleri dizmiş sıraya. Kılı kılına aynı güne denklediği 15 civarı kerizi 10 saat içinde silkeleyip gidecek. Pizzacıya bile geçirmiş. Tek yırtan biziz. Bir tek lastikle egzoz girdi ama o da delikanlı galerici kardeşlere feda olsun, ne diyelim.

 

Tetikçi kardeşin evi soruşturmadığı anlaşılınca kankanın taahhüt süresinden baya bir süre önce şutlandım ben evden tabi. Ev adamın evi, Allah razı olsun yine de. 

 

Kısa süre sonra bizimki arıza yaptı. Meğer bizim camiadan bir ablaya sarmış. Ailece görüşüyoruz. Karısına öterim, nasihatlarla bunaltırım diye önlem olarak beni çizmiş. Haklı tabi, öterdim.

 

Yıllar sonra birkaç melek eğlenmek istemişçesine bir uçakta yan yana düştük. Bok bir durum haliyle. Bir şey olmamış gibi; o nasıl, bu nasıl; kuru muhabbet. İndik gittik.

 

Görmüyorum yıllardır. Karıyı boşamış, öbür abladan şutlanmış, evi barkı yemiş dediler.

 

Herif griydi zaten. Ben sefilliğimden mi pembe gördüm, “Yokluk mertliği bozar” dedikleri gibi hafif menfaate mi bağladım; yıllardır seğirir durur onun kayıtları tutan beyin hücrelerim. Ne bileyim; insanız biz de...