Bufi.

Mart 2032/Çok sonra…

Veterinerin soğuk metal masasında bitkince yatıyordu. Kokusu ezberine kazılı bu adamla 17 yıldır beraberdi. Bir bebekken onu kucaklayıp nasıl sevdiğini hatırladı tekrar. Tüylerindeki otları tek tek zarifçe nasıl çıkarttığını.

 

Veteriner sordu; “Kemal bey, iğneyi yapıyorum.”

Dönülmez karardaydılar.

Adam, “Eğer” diye düşündü. “Ben bu durumda olsaydım, bana bu iğneyi yapacak biri olmalıydı mutlaka.” Başını salladı, ağlamaya başladı ama gülümsedi.

Tüy yumağı, pis kokulu dostuna sarıldı. “Seni seviyorum” dedi.

“Allah iyi ki seni bana gönderdi. Birlikte geçirdiğimiz tüm güzel anlar için sana teşekkür ederim”

 

 

Nisan 2015/Geçmiş…

Otoparkta ona doğru yürüyordu. Ürkek ama girişkendi. Otopark görevlisi “Abi bugün çalıların arasında bulduk. Cins bir şeye benziyor.” dedi. 

Geldi, ayaklarının dibinde durdu, başını kaldırdı, gözünü ayırmadan bakmaya başladı. Tüylü değil, koyun gibi yünlüydü. Simsiyah bedenine rağmen ayakları dirseklerinden itibarin sarılaşıyor, patilerine doğru rengi iyice açılıyordu. Ne acınılası durumdaydı ne de çok yılışık. Bal rengi gözleri hayatın sırrını biliyor gibi bakıyordu.

 

Ofise çıktı, aklı aşağıda kalmıştı.

Ani bir kararla aynı binadaki hayvansever arkadaşını aradı; “Devrim, aşağıda kapıda bir köpek var. Onu birileri götürmeden alıp saklar mısın, akşam alırım”

Küçük enik beş dakika sonra masanın altında yatıyordu. Bu rica, bahçede yaşam başlayana kadar tüy yumağının birkaç ay Devrim ve annesinde kalacağı ihaleye dönüşmüştü ama kimse şikâyetçi değildi.

 

Nereden geldiğini hiç öğrenemediler. Sokak köpeği gibi değildi. Gerçi bu durum kimsenin umrunda da değildi. 10 kiloydu. Uçağa kutuda binemeyecek kadar büyük, arkadaşı kangallarla oynayamayacak kadar küçüktü. Bu anlamda zor bir hayattı. Ama dostları ona hiç eksiklik hissettirmedi. Bu güzel bahçede kimse kimsenin sahibi değildi, arkadaştılar.

 

 

Ekim 2018/Bugün…

Aynaya bakmayı bilmediği için kendini muhtemelen hep bir kangal sandı. Hiçbir it dalaşından üstün çıkamadığına anlam verememesine rağmen tüm bahçenin alfa erkeği oydu. Kıskançtı. Evin içerisine girebilme izni hep onundu. Elbette gündüzleri serbestçe gezebilmenin tavuklara dokunmamaktan geçtiğini ilk pilici paralayıp azarı işittiğinde anlamıştı.

 

Bir kere daha çok kızmışlardı ona. Kulağının dibinde hiddetle bağırarak elindeki sopayla tam yanına yere vuran adamın neye kızdığını biliyordu. Kapı tam kapanmadan onun peşinden gitmiş, bulamayınca da tüm gün ormanı geçip sonunda bir bahçeye gelmişti. Su veren kadın onu bağlayıp tasmasında yazılı telefonu arayınca gelip onu almışlardı. Hiç korkmamıştı ki niye kızıyorlardı anlamıyordu. Oysa adam sopayı yere vurup kırdığında ağlıyordu, bunu görememişti belli ki.

 

O günden itibaren boynundaki arada bir üzerinde mavi ışık yanan tasmayla gezmek zorunda kalmıştı, biraz gözünü alıyordu ama önemli değildi. Ondan sonra ne zaman kapıdan çıksa onu gelip her yerde buluyorlardı. Dışarısı çok ilgi çekiciydi.

 

Altın, Paçi, Siyah ve Beyaz dostlarıydı. Paçiyle bir keresinde çok yakınlaşmışlardı. Sonrasında ortaya çıkan bir sürü küçük köpek yüzünden Paçi onu yanına yaklaştırmıyordu, tuhaf bir durumdu. Ortada bu kadar çok köpek olması da gıcık bir durumdu, onu az sevmeleri fikri rahatsız ediciydi. 

 

 

Mart 2032/Çok sonra…

Veteriner iğneyi yaptığında adam ona iyice sarıldı. Düşündü; “Bence seninle ruhlarımız yeniden birlikte olacak. Hem belki o zaman konuşursun bile”

Bufi her zamanki gibi ön patisini geri alıp sonra kolunun arasından geçirip bir insan gibi sarıldı ona. Huzurluydu. Ağrıları azalıyordu sanki, uykusu geldi. Burnunu uzatıp adamın kokusunu içine çekti.

 

Bebekken rüyasında araziye giren başka köpeklerle kavga ettiğini görürdü hep. Uykuda olduğunu bilmezdi. Gözünün üzerine avuçlanan ve orada kalan o el ile anlardı uykuda olduğunu. Yine o el uzanıp yüzünün üzerini örterken adamın aklındaki görüntüsü de yavaşça bulanıklaşıp silikleşmeye başladı.

 

Ekim 2018/Bugün…

Bufi aslında üç yaşında. Adam bir şeyler yazmaya başladığında Bufi de az önce yediği sosisli makarnanın rehavetiyle ayağının altında uyuyordu. 

 

Sevginin yoğunluğu akla kötü senaryoları da getiriyordu. Köpeğin uzun ömrü 20 yıldı. Arada onu kaybetmek veya kendisinin çekip gitmesi fikirlerine önlem gibi yazıyordu 14 yıl sonrasını. O bile çok acıtıcıydı. Bir köpeğe ömür biçmek haddi değildi ama dostu için kuracağı uzak vadeli kötü senaryoyla hem kendini alıştırıyor hem de yine kendince zamanı uzatıyordu. Ondan önce gitmesi ihtimali Bufi’nin sorunuydu ve bunun için endişelenmenin anlamı yoktu.

 

Masadan kalktı; “Bufi” dedi. “Yürü çabuk seni pislik. Arabayla gezmeye gidiyoruz. Camdan bakmak serbest”