İhsan.

Beş yaşındaydım o da iki. Daha önce tanışmış olmalıyız ama hatırlamıyorum haliyle. Annelerimiz kuzen, akrabayız aslında. Ama kardeşiz desek daha doğru olur. Hatta kardeş ötesiyiz; birbirimizin kara kutusuyuz bir nevi. O, çocukluk tatillerimin geçtiği Akçakoca’da yaşıyor ben İstanbul’da.

 

Biraz detaylandırayım ki daha iyi anlaşılsın. İlk birayı beraber içtik. Daha doğrusu o yarısını içti ve günahını bana yıkıp bir daha da ağzına sürmedi. O 16, ben 19’dum. Zaten 20’den sonra beş vakit namazlı çağdaş bir müslüman olarak devam etti hayatına.

 

91’de bana kız istemeye bin km gittiğimizde yanımda annem ve babamla birlikte sadece o vardı. Nikah şahidim, param olmadığında gizli sponsorum, işler boka sardığında dert ortağım, sağduyulu akıl ortağımdı. Yanlışımı gördüğünde bildiğin ağzıma sıçar, babamdan beter fırçalar, sonra da o boktan durumdan nasıl çıkılacağının yolunu gösterirdi. Tüm huysuzluğuma rağmen kuzu gibi dinlerdim, hep doğruları söylerdi çünkü. Tatillere beraber gider, güçlükleri beraber göğüslerdik.

 

Kırklı yaşlara rağmen beraber olduğumuz günlerin sabahında kim erken kalkarsa ötekinin yatağına atlar, üzerinde tepinip gıdıklayarak uyandırırdı. Ben genellikle kafasını sarmalayıp gıcık olduğunu bildiğim için yanaklarından öperdim. Bunun için yatak odasının kapısından eşine seslenip odadan çıkmasını beklediğimi hatırlarım. Tüm ciddiyetimize rağmen beraberken bildiğin çocuktuk.

 

İlk uçurtmayı beraber uçurmuş, dedesinin fındık tarlasında ilk yevmiyeyi beraber kazanmış, sonra da tüm parayı bir akşamda beraber yemiştik.

 

Tüm arkadaşlarımı tanır, işimi gücümü bilir, hayatıma müdahale etmez, işler sarpa sararsa eğer “Böyle olacağı belliydi” diyerek bir nevi beni büyütürdü. Aramızdaki yaş farkında daha büyük olmama ama buna rağmen aramızda hiyerarşi olmamasına rağmen abi oydu sanki. Bu kadar mı doğru olunurdu?

 

Dertlenip bunaldığında roller değişir, abilik görevi bana geçerdi. Gecenin ikisinde birbirimizi aramamız normal, “Ya noldu biliyo musun, hey Allah’ım ya” diye konuya girmemiz yadırganası değildi.

 

Bu samimiyetin arkasında tek bir an olsun küçücük bile olsa bir hesap olmaz; moraller bozuksa eğer, “Ben bir geleyim hele” diyerek 220 kilometrelik yol yarım saatlik bir sohbet, destek için şevkle katedilirdi. Durumun boktanlığını kimseye de çaktırmazdık.

 

Neredeyse on yıl önce ortadoğunun alakasız bir yerinde gece vakti uyumaya çalışırken kardeşi Burhan aradı. “Abim aniden çok hastalandı, İstanbul’a götürüyoruz” dediğinde anlamsız bir tevekkülle bir saniye içerisinde her şeyi anladım ve kabullendiğimi sandım. 39 yaşındaydı. Bademcikleri şişmiş, mikrop beyine sıçramış, geri zekalı doktorun detaylı tetkik yerine sakinleştirici yapması sonrasında evde uykuya daldığı anda komaya girmişti.

 

Hastane kapısındaki bir haftanın sonunda kaçınılmaz haberi verdiler. Eşine sarılıp “İhsan uçtu” diyebildim sadece. Hastane odasına hiç girmemiş, onu hep bildiğim haliyle hatırlamayı tercih etmiştim. Sakalları uzamış yoğun bakımda, öyle söylediler. Son kez sarılıp öpmeliydim belki de, bilmiyorum.

 

O zaman sekiz yaşındaki büyük oğlunu kucağımıza oturtup artık babasının gelmeyeceğini söylemek de Burhan’la bana düşmüştü. Aile mezarlığında babasının yanında topraga verdik. O anda artık acımıyordu. Acı denen kavrama gökyüzünden bakıyordum. Ağlamak, son on günün olağan refleksiydi, normaldi.

 

Birkaç yıl sonra o olmadığı için gittiğim psikoloğa, işlerimin kötü gitmesinden bahsediyordum. “Hayır” dedi. “İşlerinle ilgisi yok. O öldü artık, vedalaşman gerek”. Gerçekten bittiğim an oydu. Bakırköy’de aptal bir dairenin salak bir kanepesinde saatlerce ağladım, yine de vedalaşamadım.

 

Ebeveynlerimin mezarına gidip iki Fatiha’yla huzur içerisinde dönerken, ona yaptığım ziyaretler sohbet toplantısı gibidir. “Ya olm saçmalama niye ben hatalıymışım?” repliğine ondan yankılanan iç sesimin “Salak mısın sen. Yediğin haltın farkında değil misin?” cevabıyla sinirlenip “Çok biliyon sen de” deyip çekip gitmişliğim vardır. Vicdanımdır o benim.

 

Yazabiliyorsam artık kabullendim demektir bence. Veda mı? Hayır, veda etmek istemiyorum. Oğulları var ondan birer parça, hatıralarım var. Niye veda edecekmişim ki? Mezarlık başı da olsa diyaloglarımız var. Dualarımda yeri var. Kazık kakacak değiliz ya, çekip gittiğimizde orada olmayacak mı sanki?

 

Niye veda edecekmişim ki? Etmiyorum işte.