Betül.

Üniversitenin Türkoloji bölümünde debelenirken bir mahalle arkadaşım kısa çıkarımda bulunup “Oğlum, edebiyatta okuyorsun gazeteci ol bence” dedi, bir ilgisi varmış gibi. Gündüzleri biraz okula gidiyor, çoğu zaman da banka şubelerine nevresim, kapı kapı dolaşıp evlere tencere satıyordum. 17 yaşındaydım ve pusulasız bir hayat önümde duruyordu.

 

Son Havadis gazetesine aracı koydular. İstihbarat şefi Erol Taş’ın, iyicil kalbini örten bir sertlikle “Millet bunu okulunda okuyup geliyor. Maaş filan yok, anca masrafa talim edersin. Becerirsen sonrasına bakarız.” açıklamasıyla mesleğe başladım. Amcamdan ödünç aldığım fotoğraf makinesiyle işbaşı yaptığım 15 Nisan 1984’ün ertesi günü ilk iş olarak, Bakan Mükerrem Taşçıoğlu’nun Sheraton Otel’de yapacağı Turizm Haftası açılışına gönderildim.

 

Bir hafta önce Taksim civarında sıkışmış, ama işeyecek yer bulmak için zıplayıp durduğum Sheraton’un kapısından girmeye çekinmiştim. Şimdi bir gazeteci olarak aynı otele gidiyordum ve halen tırstığım söylenebilirdi. Daha reşit bile değildim ve hayat deneyimim mahallemin sınırlarından ibaretti.

 

Otelin en üst katında salonu bulduğumda gazeteciliğimin ilk günü beni kapıda beyaz saçlı, melek görünümlü bir halkla ilişkiler müdiresi karşıladı. Gerçeği açıklamasam da yüzümün tüyden sakala dönmeye çabalayan hali ne kadar deneyimli olduğumun fiziki göstergesiydi. Bir dakikada beni benimle deşifre ettikten sonra 10 yıllık gazeteci muamelesi yaptığının ikinci cümlesinde benim de bilinçaltım, annemden 20 yaş büyük olmasına rağmen onu anlamlandıramadığım şekilde kırk yıllık ablam kategorisine koymuştu. Onun doğal enerjisine karşı koymak mümkün değildi. 60’larına yaklaşmış bu zarif ve esprili kadın doğaüstü güçleriyle sizi kucaklıyor hissine kapılıyordunuz. Kafayı bozsa herkesi müridi yapması içten bile değildi. Yashica makinemin vizörü objektifle bağlantılı olmadığından ilk fotoğraflarımı kapağı takılı kamerayla çektiğimi de detayları asla atlamayan o fark etti tabi. Çünkü gözü bakanda değil gazetecilerdeydi. Hiç çaktırmadan kibarca rahmetli bakanın pastayı tekrar kesmesi sağlandı. Madara olduğunda yerin dibine geçmek bölümü hariç gazetecilik keyifli işti be. Hele onun gibi biri arkanı topluyorsa.

 

Cinayet, yolsuzluk, adliye, karakol haberlerine girişmeme daha çok vardı ve o tarihlerdeki medyatik organizasyonların çoğu da Sheraton’da gerçekleşiyordu. Tekrar gittiğimde Dünyaca ünlü bir kadın parfüm markasının Türkiye lansmanı yapılıyordu. Cebimdeki para bırak öyle bir parfümü almayı, anca bir otobüs biletine yetecek kadardı. Sadece kadın gazetecilere birer küçük eşantiyon verilirken kolumdan sıkıca kavrayıp size bir sır veriyormuş edasıyla sık sık yaptığı gibi eğilip fısıltıyla “Senin kız arkadaşın da vardır şimdi. Sen azıcık şöyle dur bakayım” dedikten sonra bana uzun süre ne yapacağımı bilemediğim o küçük şişeyi kibarca takdim etmişti.

Bir gazeteci olarak bu gibi ikramları almak etik miydi bilmiyordum ama ne olacaktı ki o benim ablamdı.

 

Aradan yıllar geçip meslek beni büyütürken o da Türkiye’de halkla ilişkilerin kitabını yazıyordu. Bence aslında kitabı yazmıştı da kendi şirketini kurduğunda memlekete yeni deklare ediyordu.

 

Yıllarca görüşmemiş olsanız da karşılaştığınızda sabah omleti beraber yapmış, çay içerken de tüm sırlarınızı onunla paylaşmış duygusu yaşardınız. Her karşılaştığımızda da öyle oldu. Onun kurduğu şeffaf duvarlar size özgür hissettiriyordu.

 

Uzun yıllar geçip, gazeteciliği bırakıp gittikten sonraki yöneticilik hayatımda havalimanında bir sempozyum düzenliyordum. Beni kırmayarak konuşmacı olarak katıldığı o toplantıda anlayabilenlere hayatın sırrını da verdi her zamanki gibi. Aslında gülerek sarf ettiği cümleler ve örneklerin altında bir holdingi, ülkeyi, Dünyayı nasıl yöneteceğiniz fikirleri yatıyordu. O konuşurken ilk hissettiğiniz çok eğlendiğiniz duygusuydu ama o duygudan kurtulup onu bir öğreten gibi görmek penceresinden bakabilirseniz eğer her söylediği bir kitap, on insan ömrü, milyon fikir ve hatta mutluluğun formulüydü.

 

Meşhur ailesini ve onu tüm Dünya tanıyordu ama o durmak bilmeyen ruh köpürüp taştıkça Türkiye’de de herkesin bildiği bir sima haline gelmişti. Bilmeyenler için söylemek isterim ki 92 yaşında becerikli bu genç kızın nasıl biri olduğunu öğrenmek için tarayıcınıza Betül Mardin yazmanız yeterlidir.

 

Sizi bilmem ama ben yine de onun bir melek olduğunu düşünüyorum. Mesleğimin ilk günü onunla tanışmış olmak, halimden memnun olduğum hayatımın bugünlerinden bakınca Allah’ın bir lütfu olsa gerek. Ona sorsanız yüzlerce gazeteci içerisinde bana da normal davranmıştır muhtemelen. Onun normalinden yaptığım çıkarımlar sayesinde geldiğim noktaya olan katkıları nedeniyle kendisine minnettarım.

 

Elini öpmeye kalkarsam bastonu kafama yiyeceğimi bildiğim için bir Fransız hanımefendisinin elini öper edasıyla yaklaşmak en iyisi, başıma koymasam da olur. O nasıl olsa kıymet bilenler için bir baş tacı.