Ananemin son basamağı.

Ananemin son basamağı.

“Yahu bu işte bir tuhaflık var. Son basamağa takıldık kaldık. Bir dua edin, el verin de geçelim öte tarafa” demiş geçen hafta ananem. 90 küsür yaşında artık kendi ihtiyaçlarını göremez olmuştu. Cam gibi berrak bir hafızayla beni Yenicaminin avlusunda ilk kez hangi tarihte yürüttüğünü ya da torunları arasında kaç gün olduğunu bir çırpıda hatırlardı. Ecevitten önceki maliye bakanına kızardı, parlamento oranını bilirdi.

 

Eski Türkçenin yanında Latin alfabesini elbette öğrenmişti. Gazete okur gündemi takip ederdi. Ekonomi bilir, hangi seviyede miktarda harçlık verince çocuğun nasıl sevineceğini çok iyi hesaplardı, eli açıktı.

 

Neşeli ve çok espriliydi.

 

Kuzenim gece okulunu kazandığını açıklayınca onu üzmemek adına; “İyi olmuş oğlum, akşam serinliğinde gidersin” demişti.

 

O bir diplomattı.

Tüm sülalemizi de bu diplomatlıkta yönetmişti.

 

Hasta yatağında kapıdan kimin girdiğini hemen anlar herkesi tanırdı. Hafızası dualarının kabul olduğu ana kadar hep yerindeydi.

 

Dün sabah teyzemleri yanına çağırıp; “Hah tamamdır vakit geldi. Bak ellerim, ayaklarım soğumaya başladı, göğsüme kadar çıktı, vakit tamam” demiş, birkaç dakika sonra da gözlerini yummuştu.

İmanlı bir dindardı.

 

Oğlumu dizinin dibine oturtup kafasını okşarken; “Aynı senin kafan. Az yıkamadım, şuradaki düzlük bile aynı” demişti.

Hepimiz hayrandık ona kısacası.

Yine de hiç ölmeyecekmiş sanırdım ben onu.

Bir idol olarak hep o sedirde bizi bekleyip lafı gediğine koyacak cümleler kuracak sanırdım.

Kapıdan girdiğimde; “Aaaa burayı nasıl buldun? Kime sordun da tarif ettiler?” diye sitem ederdi.

Divanın altında her yaştaki çocuğa uygun oyuncak her zaman olurdu.

 

Dindar ailemin kozmopolit ortamında sokağa çıkma iznimi, evin anahtarının bana da verilmesi emrini hep o verdi. Beni adam yerine koyan belki de hayatımdaki tek ama tek kadındı.

 

Sonraları bencilleşene kadar uzun yıllar geceleri tek duam onun yerine benim ölmemdi. Dağınık ailemizi toparlamış, tek bir sofra etrafında hepimizi disipline etmişti. Ailemizin erkekleri yemek saatini bilmezken onun evinde hep bir tereyağlı pilav olurdu.

Hayatın içerisinde hiçbirimizi hiçbir zaman da üzmemişti.

Çakır gözlü, güleç yüzlüydü.

Mütevazı ama şen kahkahalıydı.

Fırsatı olsaydı bu hayatta her zoru başarırdı. Çok ama çok çalışkandı.

 

Bir defasında; arkadaki incir ağacını gösterip “Bıraksan şunun tepesine hemen çıkarım ama nüfus kağıdı eskidi” diyerek ruh-beden ikilemini kafama çiviyle çakmıştı.

 

Ben sekiz yaşındayken seyyar tezgahtan üzüm aldığında çaktırmadan arabanın kenarından sarkan salkımdan birkaç üzümü ezip haylazlık yaptığımda uzun bir hayat dersi vermişti; “Niye zarar veriyorsun hem de sana ait olmayan bir şeye” diye.

 

PTT’ye yazıldıktan 12 yıl sonra bizim ve onun telefonu bağlanmıştı. O yıllarda emlakçılarda telefon hattı ev gibi satılır iki telefona bir araba alınırdı. O yıllardaki vasiyetine göre telefonunu bana bırakmıştı. Değerliydi çünkü.

 

Bir ağa kızıydı.

Annesi o küçükken ölmüştü.

Oflu babasının onu tüm nazlamasına karşın biraz da kendi ayakları üzerinde durmak adına her şeyi bırakıp köyde jandarmayken gönlünü kaptırdığı dedeme kaçacak kadar da çılgındı.

Yıllarca dedemle birlikte evin bahçesindeki iki barakada kurdukları trikotaj makinelerinde çalıştı. Bir işçi ve bir “Usta” vardı bahçede.

Ve hep, “Usta” diye hitap ettiği 27 yıl önce ölen dedeme bence halen aşıktı.

Sonunda “Usta”sına kavuştu.

 

Oğlu yoktu. “Beni mezara sen koyacaksın” derdi. Öyle de oldu.

Edirnekapı’da surların altında annemle dedemin arasında bir yer açtık ona.

Onun gibi birinin akrabası olmak, hayatımda yaşadığım en büyük şereflerden biridir. Onun gibi birini dünyevi son yolculuğuna uğurlamak benim için bir onurdur.

 

Dün, çocukluğumun geçtiği sedirde üzerini örtmüşlerdi.

Örtünün altında başımı yanağına yaslayıp konuştum onunla;

-Anane sana az geldiğim için kızardın bana. Umarım beni affedersin.

-Affetmesen de yanına gelince fırçalarsın ödeşiriz.

-Her şey için sana minnettarım.

-Seni seviyorum.

-Görüşeceğiz. Anneme, dedeme selam söyle…