Moralim bozuk.

Moralim bozuk.

Önceki sabah geç kalktım ama kahvaltı yapamadım. Oğlum evde kilitli kalmış. Bir çilingir telaşıdır başladı ama ben tam eve vardığım sırada kapıcının sorunu çözdüğünü öğrendim. 80 metreye tüpsüz dalmış gibi nefes nefese yanıma gelen 10 yaşındaki oğlum “R”lerin üzerine basarak hikayesini anlattı. Belli ki heyecanlanmış ama bunu bir erkeklik sınavı gibi görmüş ve kendi kendine de geçer not vermiş. Motosiklete bindim işe geleceğim. Birkaç kilometre sonra arkası yalpalamaya başladı. Kenara çekip durdum. Sağolsun, bakımı yapan ustam bijonları sıkmayı unutmuş. Biri düşmüş üçü gevşek. Durdum. Nefes aldım. Sonra bijonları sıktım.

 

Yola çıktım, ama asfalt çalışması var. İnsanlar buldukları her deliğe arabalarının burnunu soktuğu için bir yerden geçmek mümkün değil. Motorun fanı açınca sıcak havayı iki taraftan bacaklarıma üflüyor. 26 derece sıcakta bu hiç de hoş bir durum değil. Alman bunu sıkışık trafikte durmak için değil otoyolda gitmek için yapmış.

 

Baktım bu trafikte işe gidebilmenin mümkünü yok, “Bari saat 11’deki göz doktorunda olan randevuma yetişeyim” diye kendime öneride bulunup kabul ettim ve Boğaziçi köprüsüne yöneldim. TEM ile O1 bağlantı yolunda trafik yine sıkıştı. Beş araç arka arkaya birbirlerine çarpmış polis bekliyorlar. Tek şeritlik boşluktan motosikletle bile bir delik bulup çıkabilmek 20 dakikamı aldı. Randevuma birkaç dakika kala Kadıköy yakasındaki hastaneye vardım. Ancak 20 dakika sonra doktorumla görüşmeye başlayabildim. Doktorla bu ilk karşılaşmamız. Şikayetim sağ gözümde oluşan kızarıklığın geçmemesi. Bir dizi kontrolden sonra doktorum şöyle dedi “Geçmez bu”.

 

1980 model Amerikan Silverado kamyonetimi şanzımanındaki arıza nedeniyle tamirciye götürüp bir dolu para verip aradan geçen bir aydan sonra aldığımda aynı arızayla karşılaşınca ustanın söylediği; “Bu modeller böyle abi. Yapar” dediğini hatırladım.

 

Sıkıldım, daraldım, çıktım.

 

Bir başka göz doktoru tanıdığı olan arkadaşımı aradım telefonu açmadı.

 

Bastım çıktım. Beşiktaş’ta uzun zamandır uğramak istediğim bir arkadaşıma uğradım. Beşiktaş plazanın üst katındaki Vouge’da müthiş manzara eşliğinde salata yemeye başladık ki birden gökyüzü kapandı ve yağmur başladı.

 

O anda korktum.

 

Tüm günün talihsizliğini kozmik tesadüflere bağlarken birden bire üzerime odaklanılmış kişisel bir enerji endişesiyle irkildim. Bu arada sekreterim sürekli olarak yazımı yazmam gerektiğini ve zamanın sıkıştığını söyleyen smsler gönderiyor.

 

Son derece sıkıcı olan yağmurluğumu giyip yola çıktım. Otoyola çıktığım andan itibaren güneş açtı ve böylece ofise gelene kadar bir kilo kadar terleme imkanı buldum.

 

Bu arada Haliç köprüsüne varmadan trafik yine sıkıştı. Kendimi emniyet şeridine attım Bir kamyonu sollarken hiç olmadık bir biçimde şerit bitti. O aralıktan nasıl çıktım bilmiyorum. Ben kendime kızarken arkamda kalan kamyoncu da havalı kornası ve selektörlerle bana kızdı. Neticede ikimiz de bana kızdık. O anda gözümün kırmızılığına nasıl razı geldim anlatamam.

 

Edirnekapı mezarlığın oradan sahile çıkmak için Abdi İpekçi Salonu’na yönlendim ki koca bir otobüs kötü bir kaza yapmış. Trafik yine sıkıştı.

 

Garaja girdim ve hışımla soyundum. Tişörtüm sırılsıklam. Yenisini arabanın bagajından almak için elimi çantama attım ki anahtar yok. Şu ana kadar nerede unuttuğum ya da düşürdüğüm hakkında da bir fikrim yok.

 

Personelimin işleri bitirmek için yarattığı tacizler altında yazımı bitirip gönderdim.

Bir saat sonra editörüm mail attı. Benim yazının yerine tam sayfa ilan girmiş. Siz aslında bu yazıyı geçen Cuma günü okuyacaktınız ama!

 

Anlayacağınız, moralim bozuk.