Bırak markayı aksesuarı, bin git.

Bırak markayı aksesuarı, bin git.

İlk Intruder 600’ü aldığımda 30 kilometre yol yapacağımda heyecan basar, mutlu olurdum. Motorun başında kıyafetleri donanırken uzaya gidecek astronot ciddiyetinde ama hevesinde geçerdi dakikalarım. Aradan 10 yıl ve 250 bin kilometre geçti. imdi teknolojinin en son ürünü bir motosiklete biniyor olmama rağmen aynı keyfi yakalayabilmem için kendimi çoook motive etmem gerekiyor.

Güzin ablaya mektup gibi oldu, farkındayım.

Oysa insan bir kez motosikleti buldu mu, o yaşadığı heyecanı hayatı boyunca hiç kaybetmeyecekmiş sanıyor. Tıpkı âşık olmak gibi.

Motosiklet de hayatın tam kendisi aslında, belki de benim atladığım bu. O yüzden değil mi hep bir geçmişe özlem, eskiye hasret.

 

İkinci motorum Royal Star tam bir heybet canavarıydı. Ona bir aksesuar yaptırmak için sanayide bir tam gün geçirip mutlu kaldığımı bilirim. Şimdi motor servise gideceği zaman bir oflamalar, puflamalar eşliğinde iki gün önceden afaganlar basıyor.

Hep bir “Daha iyi, daha büyük, daha yeni” beklentisi yok mu içimizde? Şimdi bana Intruder’ı verseler aynı duyguları yakalamam imkansız.

Geçen gün eski, çok eski bir BMW gördüm kaldırımın bir kenarında. Hani şöyle selesi helezon yaylı olanından. Biraz uzağındaki sahibine takıldı gözüm. Pahalı ama sade kıyafetlerle donanmış. Kolundaki saatten iki tane daha olsa belki o motorun yenisini bile alabilir. Belli ki o motora binmesi imkansızlıktan değil. Birkaç saniye içerisinde kıskançlığım hayranlığa dönüştü. “İşte hayatı keşfetmiş, mutlu olmayı yakalamış birisi” diye düşündüm. Birkaç gündür bu düşünceden alamıyorum kendimi. Arada “Ulen onun garajında iki tane daha vardır aynı serinin yeni versiyonundan. Yok böyle insanlar artık. Olsaydı sen olurdun zaten” avutma cümleleri de kesmedi alt benliğimi. Tanıdığım yüzlerce motorcuyu tarayınca zihnimde tek birinin bile böyle olmadığı çıktı sonuçta.

Sonra bir gazetede ünlü bir psikiyatrın uçuk açıklamalarını okudum. Diyor ki mealen, alt benliktir üst benliği yöneten. İki aylıkken anneniz poponuzu mıncıklayarak sevdiyse sizi kuyruk enerjiniz bağırsak bölgenizde birikir. Buna göre de negatif açılımlı bir yaşam tarzı biçmiş böyle tiplere. Benzetmeleri birkaç tane daha vardı. Düşündüm, bu tez doğruysa eğer yahu bizi neremizden sevdiler de 21. yüzyılda Türkiye gibi bir memlekette motosiklete binerek mutlu olmaya çalışıyoruz. Hangi kızarmış ekmeğin üzerine sürülecek kadar akıl var da yaşam tünelinin ucundaki ışığa motosikletle gidiyoruz son sürat.

İşte sonra o da kesmiyor. Hadi dalgıç olalım, yamaç paraşütü yapalım, fotoğraf sanatçısı kesilelim. Olmadı mı, motoru büyütelim, daha büyük, daha yenisini alalım.

Bu tüketme alışkanlığı içerisinde aslında kendimizi, duygularımızı yok ediyoruz büyük bir çoğunluk olarak. Hadi sizi saymayayım da en azından ben. Fıkradaki karşı cins mağazasında hep bir üst katı daha iyiyi merak edip sonra terasta avucunu yalayıp geri dönememek gibi bir şey bu.

Nerede çocukken yediğin o ekmek arası kaşarın tadı. Hadi gençler için söyleyeyim, nerede o Wolf oyunun tadı, hazzı. Tekken’de kafa kırarken aldığın keyfe değiyor mu? Senin adına cevap vereyim, “Hayır”

İşte diyorum ki, bırak artık motorun kendisiyle uğraşmayı. Senin keyif aldığın, mutlu olduğun, hayatı yakaladığın şey motorun üzerinde yolda hissettiklerin. Hayat “O an” değil mi zaten? Yenisini, daha büyüğünü almak yerine belki olsa olsa yeni yerlere gitmeyi hayal et. En azından bu sadece seninle ilgili.