Son Mahyacı; "Dedem"

Son Mahyacı; "Dedem"

Dedem Hasan Geçgil Selanik doğumluydu. Evlerinin bahçesi Atatürk’ün eviyle sırt sırta dururmuş, öyle derdi.

 

Selanik’ten İzmir’e savaş yıllarında kaçıp sonra babasının “Oğlum düşman tam karşıda, buraya da gelebilirler. Biz içerilere Lofça’ya gidelim” deyip Bulgaristan’a göç ettiklerini anlatırdı. Bulgar harbinde sobayı yanık bırakıp ikinci kez kaçmak zorunda kaldıklarından birkaç yorgandan başka hiçbir şeyleri yokmuş. Meşhur Sarıgüzel yangınıyla her şey kül olunca sefalet de son noktaya ulaşıp birçok o yılların İstanbullusu gibi uzun yıllar Beyazıt Cami’sinde kalmışlar.

 

Gerilmiş iplere serilen halılarla görsel duvarlar ve bu duvarlardan da odalar oluşturulup o odalarda yaşanmış. Bu kadar yokluk gördüğü için patatesi ekmeksiz yememize kızar, gıda yokluğunun nasıl bir şey olduğunu hepimize anlatıp muhtemel yokluğu tanımlardı.

 

Sanırım Beyazıt Cami’sinde yaşadıkları yıllarda Mahyacılık mesleğine adım atmıştı. Bence bu biraz da hobi ve meşgaleydi onun için. İşte Atatürk’ün komşusu, son mahyacılardan dedem Hasan Geçgil’in meslek hatıraları.

 

Ben dedemi hatırladığımdan beridir trikotajcıydı aslında. Ama beni ne zaman dizinin dibine oturtsa eski mahyacılık günlerinden bahsederdi. Bulgar harbinde kaçıp İstanbul’a göç ettiklerinde daha küçük bir çocukken bu işe başlamış.

Ustasını anlatırdı, ona nasıl kandil dizmeyi öğrettiğini.

 

Mahya deyince teorik olarak Ramazan ayında iki minare arasına lambaların tek tek dizilip harfler oluşturularak yazılan ışıklı, dini, öğreti sloganından bahsediyorum. Günümüzde lambaların yanı sıra spotlar veya neonlar da kullanılıyor. Elbette bundan 80 yıl önce bu iş için sadece yağ kandilleri kullanılıyordu.

 

Dedem bir ustanın en önemli iki meziyetine de sahipti. Biri sabırlı diğeri ise becerikli olmak. Özellikle lodos olduğunda mahya dizmenin ne kadar zor olduğunu anlatırdı. Çünkü küçük yağ kandillerinin üzerlerinde bulunan halkalar iki minare arasındaki önceden harf haline gelecek şekilde gerilmiş ve düğümlenmiş iplere tek tek salınarak yapılırdı. Siz artık bilmem kaçıncı kandili gönderirken aradaki bir tanesinin sönmüş olması emeğinizin ve ustalığınızın boşa gittiği bir kaosa sokardı ustayı. Hemen tümünü geri toplamak ve sönük kandili yakıp tekrar dizmek gerekirdi. Daha doğrusu gerekirmiş. Çünkü bugün 50-60 yaşında olanların bile çocukluklarında böyle bir hatıra bulunmuyor.

 

Üstelik tüm bu mahya dizme, germe işlemi yatsı ezanı okunup cemaat camiye girdikten sonra başlar ve yaklaşık bir, 1,5 saatlik teravih namazı bitip insanlar camiden çıkana kadar da hazır olmalıydı.

 

İki minarenin arasına mahya gerilse de bu işlem çoğu zaman tek minareden yönetilir, ancak bazı durumlarda her iki minareden iki ustanın karşılıklı çalışmasıyla dizildiği de olurdu. Özellikle şehrin büyük camilerinde yazının daha çok kişi tarafından görülecek tarafa doğru dönük olarak yapılırdı. Doğal olarak minarelerin arka tarafından bakıldığında yazının ters halini görürdünüz.

Bu sırada kandillerin, yağın, urganın minareye çıkartılması da oldukça zahmetli bir süreçti. Elbette doğal olarak her akşam başka bir hadis, tavsiye veya güzel söz yazılırdı. Genellikle günümüzde “Haşgeldin Ramazan” benzeri basit karşılama cümlelerinin yerinde veya “Oruç tut sıhhat bul” gibi gazete manşeti benzeri cümlelerin dışında üç satıra kadar uzanan hadisler de bulunurdu.

 

Dedem dindar ve imanlı bir insandı. Kanımca bu işi bir iş olmaktan çok dini inançlarının vücutsal bir eylemi olarak da görüp mutlu olmuştu. Neredeyse İstanbul’da minaresine çıkmadığı cami kalmadığını anlatırken cami minarelerinin rüzgarda sallandığını ve hatta şiddetli rüzgarda bu salınımın yüksek olduğundan bahsederdi.

 

“Peki dede sallanan minare neden yıkılmaz” tarzında basit ama zor çocuk sorularıma sabırla cevap verirdi. Meğer minareler yapılırken üst üste konan taşların arasına kurşun saplamalar çakılır ve böylece hem taşların birbirinden ayrılmaları önlenir hem de kurşunun yumuşaklığı oranınca sallanması sağlanırmış. Üstelik minareler rüzgârın istikametine göre değil bir uçak kanadı gibi ters yönlere doğru meyledermiş. Bu aerodinamik yapının nasıl geliştiğini tanımlayacak bilgiye sahip olmasam da dedemin anlattıklarından hareketle size bu ilginç sanat hakkında biraz daha bilgi verebilirim.

 

Kendi deyimiyle yağ kandilleriyle mahya dizen son ekibin üyesiydi. Sonrasında münferit ustalar bu sanatı yerine getirdi mi bilmiyorum ama ona kalsa ramazanların en güzel motiflerinden biriydi Mahya. Çünkü cemaatin camiye girerken kendi aralarında, çıktıklarında hangi veciz sözle karşılaşacaklarına dair tahminlerde bulunup eğlendikleri ve camiden çıkanların ilk olarak mahyayı izlediklerini anlatırdı. Yine onun deyimine göre kandillerin birkaç saatlik yanma ömrü boyunca da camilerin avlusunda ve etrafında bu yazıyı izleyerek yapılan sohbetlerin tadına doyum olmazdı. İlk kandil sönüp yazının bütünlüğü bozulmaya başladığında da ustalar mahyayı geri toplardı.

 

Mahya ustalarının cüzi emek karşılığı ve tabiri caizse yağ, halat, kandil gibi işletme masrafları günümüzde de cami adına toplanan cemaat yardımlarıyla karşılanırdı. Bu görsel şölen sadece Ramazanlarda yapılırdı. Ayrıca mutlaka minarelerin karşılıklı olarak iki şerefeli olması gerekirdi. Üç şerefeli ve ara açıklığı çok olan Sultanahmet Camisi gibi minarelere mahya germenin çok daha keyifli ve güzel olduğunu söylerdi. Hem harflerin daha büyük olması hem de üç satıra kadar mahya gerilmesi sanırım bu görselliği artıran etkenlerdendi.

 

Hay Allah; keşke dedem hayatta olsaydı da yağmurlu günlerde kandillerin nasıl olup da sönmediğini sorsaydım. Ama o 38 yıl önce aramızdan ayrıldığına göre ancak yetişkin tahmininde bulunabiliriz. Nasıl yapıyorlardı acaba, fikri olan?..